Eylem KAHRAMAN: Özlediğin yerdir memleketin…

Eylem KAHRAMAN: Özlediğin yerdir memleketin…

Dersim ateşler içinde yanarken, devlet eliyle sosyal medyada Munzur’da yüzen/güneşlenen kişilerin görüntüleri servis ediliyor. Sanki Dersim’de yaşam güllük gülistanlık.

Birçoğumuz yol, su ve elektrik olmayan bir dönemde, bir dağ köyünde doğmuş, okuma yazmayı gaz lambasının loş ışığında, bir süre suda bekletildikten sonra ikiye bölünüp kurutulmuş beyaz fasulye taneleriyle öğrenmişiz. Yazları toprak damlarda yanyana serilmiş döşeklerde milyonlarca yıldızı kendimize yorgan yaparak uyumuş, kışları çatırdayarak yanan paslı bir sobanın etrafında üstümüzü kuruturken, bitmesini hiç istemediğimiz masallarla büyümüşüz. 

Sonra doğduğumuz yerdeki fakir ama mutlu yaşantımız haram edilmiş bize. Korkunç bir savaşın gölgesinde, “ya sev, ya terk et!” tehditleri eşliğinde, “doğduğun yer değil, doyduğun yerdir memleketin” denilerek, mide bulandırıcı bir şekilde göçe zorlanmış, yollara vurulmuş ve yoksul yaşantımızı zenginleştiren anılarımızı sımsıkı kucaklayarak dağılmışız herbirimiz bir yana. Avrupa’nın göbeğinde, kapitalist sistemin “göz kamaştırıcı” sahte yaşamında çocukluğumuza sığınırken biz, bütün yıldızlarımızı bir çırpıda çalarak üçer beşer dağıtmışlar otel levhalarına...

Tatil yapmak için bir dünya kadar yer varken, biz çıkmış Üçüncü Dünya Savaşının dur durak bilmeden devam ettiği bir süreçte her gün yakılan, yıkılan, silahlı insansız hava araçlarının durmadan bomba yağdırdığı ülkemize gidiyoruz…  İyi de ediyoruz...

Yollar izincilerin arabalarıyla dolu. İlk durağımız Avusturya… Vinyet almak için bir barakanın önünde duruyoruz. Bekleme kuyruğu epey uzun ve çoğunluğu Türk. 

Beklemekten bunalmış biri yanındaki arkadaşına; “Zamanında alsaydık Viyana’yı, bugün bu rezaleti çekmezdik!” diyor büyük bir küstahlıkla. Orada biri anında yapıştırıyor cevabı: “Aldığınız yerlerde yaşasana, ne işin var buralarda? ” Adam sus pus!

Almanya’da okul tatili başlamamış henüz, yollar açık ve eğlenceli. Bütün gümrükleri sorunsuz geçiyoruz, ta Kapıkule’ye kadar. Bulgaristan’dan Türkiye’ye girişimizle bütün arabalar hepsi birbiriyle anlaşmış gibi devasa Türk bayraklarını çıkarıyor,  Türk milleti yalakalıkta, ırkçılıkta ve faşizmde sınır tanımıyor. Kapıkule çıkışında para karşılığı bayraklar dağıtılıyor. Almadan geçiyoruz; bunu farkeden bir asker manidar bir biçimde kafasını sallayarak “memlekete hoş geldiniz!” diyor. 

Hoş bulmadık haliyle...

Şile’deki molamızdan sonra, sabahın çok erken bir vaktinde Dersim’e doğru yola çıkıyoruz. Kocaeli’ye doğru yol alırken, Kandıra istikametini gösteren “cezaevleri” tabelasını görüyor ve heyecanlanıyoruz. Zira burada birçok tanıdığımız alıkonulmuş durumda. Dersim Belediyesi Eşbaşkanı Mehmet Ali Bul, Siro’yu görse kimbilir ne kadar sevinir… Aklıma uzun kirpiklerinin gölgesine düşen çocuksu gülüşüyle Heval Haki geliyor... Daha çocuk yaşında annesiz bırakılan ve her “heval” dendiğinde gayri ihtiyari dönüp arkasına bakmanın mahcubiyetini yaşayan Heval Haki... Yol o kadar kötü ki, arabada hop oturup hop kalkıyoruz. Bir süre sonra Kocaeli 1 No’lu Yüksek Güvenlikli F Tipi  Kapalı Ceza İnfaz Kurumu önündeyiz. Duralım mı, gidelim mi derken duruyoruz. Fakat nafile, kimseyle görüştürmüyorlar.

Türk bayrakları ve ırkçı pankartlarla dolu yollarda ilerliyoruz. Sonraki durağımız Pınarbaşı… Yol üzerindeki bir et lokantasında duruyor, dışarıdaki bahçede yemek yiyoruz. Eski püskü bir Fiat araba gelip tam karşımızda duruyor. Araba tıka basa eski eşyalarla dolu. Ardından benzeri dört araba daha geliyor. Hepsi de 41 plakalı… İlk arabadan kucağında henüz bir yaşını doldurmamış çocuğuyla genç bir adam iniyor. Garsonlardan biri hemen genç adama doğru gidiyor, masaya davet ediyor. Adam sadece su içmek istediğini söylüyor ve garson ona dışarıdaki çeşmeyi işaret ediyorken diğer arabalardakiler inmeye başlıyor. Yaşlı, orta yaşlı, genç, kadın-erkek, çoluk-çocuk yöresel elbiseler giyinmiş onlarca insan, tıka basa eşya dolu beş arabaya nasıl sığmış, hayret ediyorum. Arabadan inenler bir anda müşterilerin oturduğu masalara yöneliyor. Lokanta sahibi garsonlara sesleniyor: “Ailelere yanaştırmayın!” Müşteriler hemen telefonları başta olmak üzere, masadaki eşyalarını topluyor.  Garsonlar gelenlerin etrafını sarıyor; “Yemek yiyecekseniz, sizi şöyle alalım” diyorlar. Yemek yemeyeceklerini söylüyorlar tekrar. “Öyleyse müşterilerimizi rahatsız etmeyin! Lütfen burayı terkedin” söylemiyle arabalarına bindikleri gibi gidiyorlar. O sırada çay getiren garsona gelenlerin kim olduğunu soruyorum. “Ben de bilmiyorum, buranın çingeneleri mi ne? Her gün böyle topluca geliyorlar. İzin versek, müşterilerin başına üşüşüp dileniyor, hırsızlık yapıyorlar” diyor. Şu dünyadaki en kutsal şey insanın kendisi değil midir? Türk devleti Avrupa ülkelerini habire “Kapıları açarım bak!” diye tehdit ederken, sözde kucak açtığı mültecilerin veya kendi yurttaşlarının onurunu böyle beş paralık ediyor. 

Yirmi dakika kadar sonra Almanya’da oturduğumuz şehrin plakasını taşıyan siyah renk bir BMW görüyoruz. İçindekileri görmek için solluyor ve sağa çekiyoruz. Arabadakiler tanıdık, Malatya’ya gidiyorlar. “Gelin misafirimiz olun” diyorlar ancak Dersim’e bu kadar yaklaşmışken durmak olur mu hiç? 

Dağ, taş, dere, tepe bizi bekliyor... 

Malatya’dan sonra yolda askerler görmeye başlıyoruz. Karahan Köprüsü çıkışında yol kenarına çekilmiş ve bütün bagajı indirilmiş “Diyarbakır Can” yazılı otobüsü görüyoruz. Kızgın güneşin altında halinden bezen yolcular yol kenarına dağılmış. Burdan itibaren sürekli araç kontrol noktalarına takılıyoruz ve her durduğumuz yerde aracımıza bakılıyor. 

Elazığ’ı da geçtikten sonra dağı, taşı, ağacı ziyaret olan kutsal topraklardayız. Seyitli Köprüsü’nden sonra köy yoluna giriyor ve ilkin, sanki yüzyıllardır orada bizi bekleyen koca kaplumbağamızı görüyoruz. 

Ro ve Siro kaplumbağayı köye götürmek istiyor ancak biz buna karşı çıkıyoruz. Yoksa gelecek yıl kim karşılayacak bizi? Çocuklar ikna oluyor ve kaplumbağayla vedalaştıktan sonra yola devam ediyoruz. Her geçtiğimiz köy daha da heyecanlandırıyor bizi. Derken köyler birer birer geride kalıyor ve nefes kesen o an geliyor. Köyümüzün evleri görünüyor. Yaklaştıkça çocukluğumuz kokan köy kadınlarını görüyoruz. Her biri, kendi köküne tutunan kutsal ağaçlara benziyor. Devletin bütün zorlamalarına karşın köylerini asla terkedip gitmeyen ve her daim direnen eli öpülesi analarımız onlar... Köye varmamızla ev dolup taşıyor ve dünyanın en güzel çayı bizim balkonda içiliyor…

Dersim’de her akarsunun üzerine kurulan birden fazla barajdan dolayı neredeyse bütün köyler susuz. Köy meydanındaki çeşmede bir damla su akmadığı için susuz kalan kirpiler gece karanlık basar basmaz köye dalıyor. 

Geçen yıldan durumu bilen Ro ve Siro, hemen plastik bir kaba su doldurup harmana iniyor. Bir süre bir kirpiyle oynadıktan sonra, onu evde beslemeye karar veriyorlar. Ancak konuşmalarımız sonuç veriyor ve kirpi ailesine geri iade ediliyor. Bu çocuklar, her gördüğü hayvanı eve getirip beslemeyi düşünüyor.

Birkaç gün sonra, öğle saatlerinde, arka balkonumuzun karşısında oturan kutsal dağın yakınlarında bomba sesleri duyuyor ve bunu hiç de hayra yormuyoruz. Çünkü son yıllarda   bu mevsimde Türk devleti “operasyon” adı altında silahlı insansız hava araçlarıyla sürekli hava saldırıları gerçekleştiriyor, Dersim doğasıyla, canlısıyla hepten katlediliyor. Çok geçmeden, her silahlı insansız hava aracı saldırısı sonrası olduğu gibi, üç helikopter çıkageliyor ve bir kez manevra yaptıktan sonra, yağmur gibi bomba yağdırmaya başlıyor. Bir anda yerden dumanlar yükseliyor ve ormanlarımız içindeki cümle canlılarla ateşe veriliyor; canımız, ciğerimiz yanıyor. 

Kara haber tez duyulur ya, akşam saatlerinde iki gerillanın şehit düştüğünü, bunlardan birinin Mazgirt gücü sorumlusu Agir olduğunu öğreniyoruz. Akşamın serinliğinde köy duman ve yanık kokuyor. Herkesin başı önünde, kimsenin ağzını bıçak açmıyor. 

Dersim ateşler içinde yanarken, devlet eliyle sosyal medyada Munzur’da yüzen/güneşlenen kişilerin görüntüleri servis ediliyor ve sanki Dersim halkının güllük gülistanlık bir yaşam sürdüğü, orda savaşın olmadığı, insanların ölmediği imajı yaratılıyor. Munzur kenarına gelenlerin dışardan geldiğini/getirildiğini, Türkiye’nin büyük şehirlerinde  içki yasağı uygulanırken, Dersim’de askerin, polisin “birasız mangal mı olur, içkiler de bizden olsun” dediğini herkes biliyor. 

Köylülerin yangın söndürme girişimleri her defasında engelleniyor ve orman yangınlarını günlerce çaresiz bir şekilde seyretmek zorunda kalıyoruz. Heyecanla başlayan bir tatil böylece kursağımızda kalıyor ama biline ki; tek bir ağaç, tek bir kuş kalmasa da, yine de o topraklara geleceğiz… 

Meşe ağaçlarının altındaki dümdüz mezarlarında kefensiz yatanlarımız bize bunu emrediyor...

Facebook ile Yorum Yap

Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, halklara ve inançlara saldıran, nefret suçu ve cinsiyetçi söylemler içeren, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Editörün Seçtikleri

Video Galeri

Köşe Yazıları

Arşivde Ara